AMERİKA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AMERİKA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2020 Cumartesi

Amerika-3- -İngilizce Eğitimi

Karlıdır Ankara azizim...kışı soğuktur epey.Hele de yanlızsan, erken öğrenmek zorunda kaldıysan insanları, daha bir üşütür kışı.Ayağın kaymak üzeredir sanki de iliklerini hissedersin bir anda.Böyle bir kış günüydü işte.Geride bırakmak istercesine hemen ama hemen gitmek istiyordum Amerika'ya.Üniversite 4.sınıftaydım, o yıl mezun olacaktım artık.Bahçelievler'le Emek arasında sıkışmış sonu var mı yok mu anlamadığım bir sokakta yaşıyordum.Gökyüzüne bakmak için epey çaba harcamam gerekiyordu çünkü zemin katta sürdürüyordum öğrenci yaşamımı. Bastırılmış gibiydi buraya sanki hayatım, hayallerim ve ben....bir an önce kaçarcasına geride bırakmak istiyordum herşeyi.Bazen herşeyi ama herşeyi unutacağını sanarsın valizini hazırlarken, o heyecan seni öyle bir ayakta tutar ki ...sımsıkı tutunursun bazen.İşte ikinci yolculuğum böyle bir yolculuktu.

Ankara Esenboğa havalimanında kendinden emin adımlarla yerimi almıştım.Yürüyüş tarzım,''2.gidişim benim'' dermişçesine sağlam basıyordu.En son gidişimle ,şu an gidişim arasında yıllar, tecrübeler, ne insanlar taşıyordum beynimde.Amerika'ya uçarken en sevdiğim, sanki bir zaman makinesine biniyormuşsun hissiydi.10 saat yolculuk ve herşeyi unutacaksın dermişçesine gelirdi hep.Yerimi almıştım, battaniyemi verdi hemen hostes zorla gülerek.Farkındaydım bu uçuş bir başka olacaktı, sağım solum genç insanlarla kaplıydı ve illaki muhabbet edecektik emindim buna.Hemen o ilk soru gelecekti tabi ki ''ilk kez mi gidiyorsun?'' ve hemen kendini birşey sanarcasına''yok ikinci gidişim''diyecektim.Sanki çok önemli bir konuymuş gibi.Dedim ya, gencim efenim. Gençlik, toyluk, nefsimiz vb. Saatler süren yolculukta samimi olmayan kahkahalar arasına sıkışmış ilginç hikayeler de vardı elbette. Lottery sayesinde ''green card'' sahibi olan Hatay'lı bir gençten tutun da geçici staj için gidene, oradan ev aldım biraz orada biraz burada diyenine kadar hepsi vardı. 




Benim hikayem sıradandı aslında, emek içermiyordu.Abimi görecektim, ama bu sefer nişanlısını da. Amerika'lıydı .Artık konuşurum rahat rahat diyordum, geçti o hallerim, eskidendi o ingilizce yoksunu hallerim diyordum ki.....Karşılaştık ,makine hızında konuşmaya başladı ve ben yine sahnedeydim.Nasıl olur ya diye bağırmaya başladım içimde, Allah Allah..Bu neydi ya, bu ingilizce ne zaman tam olacaktı.Bak kardeşim ben Chaucer bilirim, Shakespeare, eski, ingilizce okurum anlatabiliyor muyum diyesim gelmişti. Neyse neyse uzatmayım...

İlerleyen günlerde Vermont'a doğru yola çıktık.Bizim Uludağ gibi.Kayak yapmak için tercih ediyordu insanlar.İnanılmaz şirin tahtamsı evler, karla kaplı olduğunu düşünün.Masalsı bir Christmas havası sokaklarda, cancanlı süsler heryeri kaplamış.Dört çekerli Jeep'ler her yerdeydi.Kar bacağınıza kadar gelmiş, büyük kese kağıdı torbalarından fırlamış francala yanında şarap şişeleri.Kış işte anlayacağınız ama bir başka işte burada.Yine hayran oluyorum trafiğe, saygılarına falan filan. Küçük küçük dükkanlara giriyoruz, her kapı açıldığında minik bir çan çalıyor, içeride yine tarçınımsı bir koku.Değişik nasıl anlatılır başka bilmiyorum ki çok farklı mumlar, tahtadan yapılmış orijinal süsler, kartpostallar, noel babalar..Yıllar sonra anlayacaktım bunların bu  hayatın sahte süsleri olduğunu ama o yaşlarda çok çekici geliyordu işte.


Abimler kayak yaparken ( daha yüzmeyi bile doğru düzgün bilmeyen ben kayak mı bileceğim? yok yok hava atmayacağım burada elbette, neysem oyum, ben kaymayım abi dedim.Şimdi mezun olacağım, bacağı kırarım filan siz keyfinize bakın dedim.Aslında ben kibarlık etmiştim, yanlız kalsınlar diye:) bir iki ısrar etseler giderdim ama bir kere soruyorlardı burada herşeyi, ok mi ok değilse bye!! 😂😂) Epey farklılardı, Kuzey Amerika insanı, fazla şaka sevmiyorlardı, ciddiydi hayat sanki fazlaca, ısrar yoktu.Çünkü rahat insanlardı, varsa var yoksa yoktu birşey.Alışmaya çalışıyordum.Uzatılmasını pek sevmiyorlardı, sadede gel mantığı hakimdi.Öğreniyordum elbette.abimler kayarken, etrafımda beş altı kişi olmuştu.müslüman bir Malezyalı, Japon ve bir de Afrikalı Amerikalı bir garson.Dildi beni rahat kılan, .bazen hala anlayamıyordum, çok hızlıydı konuşma; ama yetişiyordum artık.Ah şu deyimler bir bilseydim hepsini.En gıcık olduğum cümle ''ı don't care'' idi. Ahh uyuz olmuştum ya ne söylersen bir I don't care havası çalıyordu.Bana ne, beni ilgilendirmez gibi bir anlamı var bilirsiniz.Ben o cümleyi kurmak için 3 dakika harcadım ve sen I don't care diyorsun ha.....Anlayacağınız, kendileri ve kendi hayatlarını umursayan insanlardı sanki.Başkasının konusuna pek bir burnunu sokma hali yoktu.Net ve tornadan çıkmış gibiydi davranışları, tepkileri.

Akşam Vermont'ta bir cafe barda takılmaktı niyetimiz, fakat benim küçük gösteren halim, Türkiye nüfus cüzdanındaki yazıları anlayamadıkları için, yaşımın tutmadığını düşünüp, içeri almadılar.Bir gerilmiştik haliyle, rakamlar evrenseldir ya, bu kadar neyi büyüttünüz diyemiyorsun haliyle.Neyse abim ikna etti bir şekilde ve girebilmiştim içeri, içki almam yasaktı sadece bir şeyler yiyebilirdim.İçerisi Amerikan sit comlarında gördüğümüz barlara benziyordu. Sanki o karakterlerden biri fırlayıp geliverecekti içeri.Yukarıdan sarkan loş lambalar, karşılıklı bank tarzı masalar, aşırı büyük tabaklar ve bir aile boyu bitireceğiniz porsiyonlar.

Ve dönmüştük geri Connecticut'e...ve Arif kaptan.Bodrum'dan çıkmış gelmiş oraya, sürekli yemek yapmaktan bahseden, hafif bir Ege aksanıyla bulanmış ingilizcesiyle sohbet ediyordu benimle.Anlatıyordu, anlatıyordu...sanırsınız kimse dinlememiş Onu yıllarca.Yanlızdı..Kız arkadaşlarını anlatıyor, dedikodu yapıyordu.Taş duvar ustasıydı, farklı farklı işler yapıyordu.Amerika'ya geldiğinizde kimliğinizi bırakmanız gerekiyordu geride.Çünkü sıfır olarak kabul ediyordu bu ülke sizi..Arif kaptan da onlardan biriydi.Bu ülke kimliğini almış, karşılığında yanlızlık ve taş duvar ustalığı vermişti O'na. Ayşen'cim demişti bir gün, ben bir accident yaptım, bu ingilizce küfürler yetmedi, başladım Türkçe küfüre demişti.O an anladım ki biz bu ülkede yarım insandık, cümlelerimiz gibi, yarı ingilizce, yarı Türkçe..


Görüşmek üzere:)









22 Ağustos 2020 Cumartesi

Amerika-2-/ İNGİLİZCE EĞİTİMİ


Günayaaaydıııın❤️Güzel, sessiz bir Büyükada sabahından merhaba.Uzaktan salınan bir deniz, tepeden baktığım uyuyan çatılara karşı yazıyorum bu haftaki yazımı.Elbette herkes uyurken....en sevdiğim herkes uyurken kalkıp yazı yazmak.

Amerika-1- yazımın devamı...

veeeee sahnedeyim yine...abime kavuşup, ağlaştıktan sonra başlıyoruz valiz beklemeye..Etrafa bakmaktan alıkoyamıyorum haliyle kendimi.Hay allah kıyafetlerim ne ilginç benim, tüh!!! keşke bir şort alsaydım diyorum.Ergenim haliyle, ama dur Levis kotumu düşünüp rahatlıyorum, az çaba harcamadım onu alabilmek için Konya sokaklarında:):) (oysa ki bu ülkede kimsenin ne giydiği pek umurlarında değil.)

Havada kesif değişik bir koku var, bugüne kadar hiç almadığım, nemle karışmış plastik bebek kokusu gibi ...arabaya biniyoruz.Boğazım düğüm düğüm, abi seni çok özledim diyeceğim çıkmıyor kelimeler, ağzım bana oyun oynuyor resmen; burası değişik kokuyor diyorum. Ben seni gerçekten özledim diyeceğim, binalar da ne kadar büyük diye çıkıyor ağzımdan beceremiyorum.Neyse diyorum anlatırım özlemimi bir ara.....o kadar büyük ki özlem çıkmıyor ağızdan bir kalemde işte.


Neyse otoyolda aracımız Connecticut'e doğru hızla ilerlerken ilginç manzaralar var elbette, bir anda gecekondu gibi evler, fakirlik var.Şaşırıyorum o devasa binalardan sonra.Var diyor abim de burada da fakirlik çok, tehlikeli mahaller diyor gündüz girersen arabandan inmemen lazım, yoksa parçalarlar arabanı ve satarlar diyor.Eyvah!!! Harlem bölgesinden bahsediyor. Bunlar bir ergene anlatılır mı yahu! Neyse ki otoyoldayız diyorum, bize uzaklar. Connecticut eyaletine giriyoruz( bu eyalet ismini konnektikıt diye okursanız hemen bilirler ki orada yenisiniz, öte yandan kenediket diye okursanız, evet bu kişi uzun süredir burada derler efenim.) Tabi ki ben ilk versiyonunu okudum itinayla:) 

Hayatımda bu kadar düzenli bir yer görmemiştim ,eşit oranda kesilmiş sanki çimler, inanılmaz bir peyzaj, müstakil garajlı Amerikan rüyasını hoş bulmuştum.ilk önce Greenwich kasabasındaydık, abimin evinde, içeri girdik hemen, ayakkabını çıkarma dedi abim.Rahatsız olmuştum, fakat sokaklar o kadar temizdi ki ondan galiba dedim çıkarmıyorlar.Yolda yürüyen bir kişiyi görmemiştim zaten, muhtemelen arabaya biniyor ve arabadan inip eve geliyorlar bu kısır döngüde ayakkabı hiç kirlenmiyordu. Abimin ev sahibi bana doğru ilerliyordu, panikledim yine, soru sorarsa ne diyecektim.Anlamıştım ki abim benim çevirmenimdi artık, yaşlı ve sevimli bir bayandı, ev sahibi çok yavaş konuşmasına rağmen yine yetişememiştim tam cümleye.Konuş diyordu abim, böyle sessiz durursan bunalırsın.Peki abi de çıkmıyor işte kelimeler.Yıllar sonra yine bu ülkede öğrenecektim Krashen ve Chomsky'leri.Monitor teorisiydi yaptığım, kafamda bir monitor vardı ve sürekli özneyi başa koyup, cümleyi kurmaya çalışıyordum ama kimse o kadar sabırlı değildi ki.Çok hızlı akan bir ülkeydi burası, insanlar hep çalışmalı ve çalışmalıydı. Uzun kelimeler bile kısaltılmıştı bu ülkede, ASAP diyorlardı ,(as soon as possible) demiyordu kimse beni mi dinleyeceklerdi Allah aşkına.Terler akıyordu bir rahat bırakamamıştım kendimi!!


Çok sevdiğim teyzeme gitmiştik ertesi gün, tüm gece uyumamıştım haliyle sersem sepelek yürüyordum ama hiç birşey etrafa bakmama engel değildi.Westport daha bir zengin kasabaydı.Sanki maket şehirdi burası, almışlar koymuşlar sanki her yer bu kadar mı düzenli olur. İnsanları bile maket gibiydi, hiç mi kusur olmaz yüzlerinde.....
Sevgili teyzem eczacı idi ama burada stilistlik ve gelinlik imalatı yapmayı tercih etmişti.Mağazadan içeri girdik, sıcacık bir karşılama ve yine ingilizce.....'' How is everything?'' dedi bir çalışan, benim beyin yandı.''How are you?'' dese vallaha biliyorum.Abimle bakıştık, yazık anlattı yine, tamam ya biliyorum dedim.( Genelde tek bir kalıp öğretilmişti.-I am fine thank you!- gibi de cevabıydı.Oysa ki günlük konuşma çeşitlilik arz ediyor, gerekirse '' I am fantastic dersin, gerekirse super.Bu çeşitliliği düşünemiyor fazlasıyla otomatiğe bağlıyordum herşeyi elimde olmadan.)


Konya Zafer'den sonra mağazalar çok değişikti!!Farklı bir ambiyans, inanılmaz bir düzen ve temizlik söz konusuydu.  Bu arada '' How can I help you?'' dediklerinde artık ''just looking'' diyordum.Abim başka türlü bunalırsın bunu de rahat bırakırlar demişti.Bu iki kelime sayesinde epey bir dolanmıştım mağazalarda. İnsan herşeyi ama herşeyi almak istiyordu.Daha önce hiç ama hiç görmediğim kıyafetler, ürünlerle doluydu her yer. Allahım nereye düşmüştüm ben böyle.Bir an için dönüşüm geldi aklıma ülkeme, ergendim neticede, bir tuhaf olmuştum.Burası bırakılır mıydı. Sürekli '' ben Amerika'dayken diyecektim, çok şey anlatmak isteyip yarım yamalak kalacaktı herşey biliyordum.'' 


Macera devam ediyordu.New york'a doğru yola çıkmıştık.Times square, özgürlük heykeli, Empire State binası ve daha neler neler...
İnsanlar kafayı mı kırmışlardı, yoksa herkes mi böyleydi bilmiyorum.Afrikalı Amerikalı erkekler pantolonu dizine kadar indirmiş, üzerinden t-shirt ile tutturmuştu, haliyle kemer tutuyordu şortu.Uzun altın kolyeler takıyorlardı, bazılarının dişleri bile altındı.Genelde dans eder gibi yürümeyi tercih ediyorlardı.Herkes istediği gibi davranıyor, hiçbirşeyi takmıyordu sanki.Bizim toplumumuzda ''ayıp'' olur, ya da ayıp dediğimiz şeyler onlar için gayet normaldi bir bakıma.Öte yandan sürekli '' I swear, but the moon and the star and the sky....'' pek bir meşhur şarkıydı dolduruyordu sokakları.Kadifemsi ses içimi buruklaştırıyor, öte yandan sözlükten bakarak anlamaya çalışıyordum kelimeleri.Aşk şarkısıydı tabi ki...

NewYork'da bir günü tamamladıktan sonra Connecticut'e doğru yola çıkıyoruz, Trumball Mall'da teyzemin diğer dükkanına uğruyoruz.Tam asansördeyiz, ben çok zeki, dönüp abi Türkiye'de negro diye bisküvi var biliyor musun diyorum ?O an aynı asansörde bulunduğumuz bizim söylemimizle zenci-Afrikalı-Amerikalı abimiz bağırmaya başlıyor, muhtemelen negro kelimesi ingilizcede nigga-zenci kelimesi gibi algılandı.Abim epey ter döktü anlatmak için, bense çok mahçuptum, bilemedim ki😳 Haklılar, çok hassaslar bu konuda, tarihleri Rosa Parks görmüş, zenci-beyaz otobüsleri, her türlü ayrımcılığı görmüşler neler neler...ah Negro bisküvi yaktın beni😂abim zar zor sakinleştiriyor o dev adamı, şükür dayak yemedik diyorum.

Neyse dükkana doğru ilerlerken geride kalıyorum biraz, birkaç genç yanıma doğru geliyor, tanışabilir miyiz? Diyorlar, yani güç bela anlıyorum.Nerelisin diyorlar? I am from Turkey deyince bir gülmeye başlıyorlar, haliyle Turkey-Hindi demek.Ülkemizin yerini bile bilmiyorlar, klasik bir harita açma eğilimi vardır Amerika'lıların. Açıyorlar haritayı, gösteriyorum ülkemizin yerini, bir milliyetçi bakışım var görmeniz lazım.Sanki karşımda devlet büyükleri var da ülkeyi tanıtıyorum.Meğer bizim ülkemizi Arabistan'da sanıyorlarmış, kral kim diyor vs vs.Anlatıyorum Atatürk diyorum ama ah şu ingilizce....bir cümleyi on saatte kurarsan kimse anlamaz seni. Yanlız değinmeden geçemeyeceğim, inanılmaz sabırlı ve aksanınıza asla gülmeyen insanlar.Sadece hayatları hızlı akıyor, ne yapsınlar gitmeleri, yetişmeleri lazım bir yerlere.Pat diye omzumda bir el hissediyorum, abim gelmiş, hafif de sinirlenmiş, gençleri gözü tutmamış.Meğer çocuklar beni İspanyol sanmışlar vs vs.Hemen azarı yiyorum abimden, herkesle öyle konuşulmaz diyor, yanımdan ayrılma.Tamam abi diyorum, korunmuş olmanın mutluluğu ile 4 Temmuz-independence day kutlamaları için Westport sahile doğru yola koyuluyoruz.


''see you later alligator''
''after a while crocodile'' 
Amerika'lıların ayrılırken birbirlerine sıkça söylediğini duyduğum, yıllarca pek bir ders sonu kullandığım; daha sonra görüşürüzün esprili bir biçimde söylenişi.😂😂

Keyifli bir hafta diliyorum.

sevgiler

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Amerika'da Türk olmak-1-/ TÜRKİYE'DE İNGİLİZCE EĞİTİMİ-1-

 Bir pazar sabahından günaydın:) Ev halkı uyurken, sadece sevgili köpeğim Patik'' beni dışarı çıkar'' diye yanıma gelmişken, ben sabah yazımı yetiştireyim derdindeyim.


Macere dolu Amerika, Amerika, Ameriiiikaaaaaa.....Sene 1993,Lise 1.sınıftayım.Anadolu lisesinin pek de güzide olmayan öğrencilerinden biriyim.Çok iyi ingilizce biliyorum sanıyorum filan o havalardayım.Konya'dan daha istanbul'a gidememişken, Amerika'dan abim bilet göndermişti.Kırmızı kaplı bir THY bileti, üstünü ezberlemiştim neredeyse, oku oku aynı şeyi bıkmamıştım.Gidiyordum yani öyle mi? Memur çocuğu ben, hayalini kuramayacağım bir tatile gidiyordum.Şaka değildi bu.Mahallede olay olmuştu gidişim, o yıllarda bu kadar yoğun değildi çünkü gidiş bu devasa ülkeye.Babam ile çıktık yola, Atatürk Havalimanı ne kadar büyük gelmişti bana, çok korkmuştum, iyi ki babam yanımdaydı.İşlemler, kontroller ve sonuda babamdan ayrılmam gerekmişti, tek başınaydım artık.Ağlamak ile sevinç arasında gidip gelen bir dakika vardır ne yapacağını bilemezsin işte oydu yaşadığım.Mekanikti hareketlerim, korku içinde insanları takip ediyordum.ilk defa uçağa binecektim çünkü.Okyanus geçecek ve hayallerimi süsleyen, abimi benden alan bu ülkeye selam verecektim. Uçağa binerken ilk korkum saçlarının kenarından kıvırcık saçlar inen, siyah pardesülü erkeklerdi.Sallanarak farklı bir dilde dua ediyorlardı, imdat demek üzereydim ki ,artık nasıl baktıysam adamlara, yanımdaki bir bey, Yahudi onlar ibadet ediyorlar dedi.Tam anlayamamış ama soramamıştım da.Herkes yüzyıllardır bu ülkeye gidip geliyor gibiydi, bir bendim sanki panikleyen. Neyse bindik uçağa, ilk kalkış vs sonra stabil bir şekilde bitmeyen saatler, gece, gündüz hepsi birbirine karışmıştı.Ben de karışmıştım sanki, heyecan, endişe, sevinç ortaya karışıktı resmen.





Uçak en ücra bir köşede durduktan sonra 9 saatlik uçuş sonrası efendim''jet lagged'' halleri vardı.( Türkçe'ye geçti muhtemelen herkes jetlag deyip duruyor son vakitler ondan şey ettim.) Yaşlı bir Afrikalı teyze(zenci demiyoruz-African American) bir bağırmaya başladı.O zaman anladım ki biz gerçekten üçüncü dünya ülkesiyiz, adamlar bizi haritada bilmiyorlar bile.Sıraya girdik, ingilizce dediklerini güç bela anladığım an farketmiştim ki ingilizcem yerlerdeydi.Meğer yanınızda yiyecek getirdiyseniz çıkarın diyormuş teyzemiz.Yerlerde baklava, mantı poşetleri vardı, ülkemdi sanki yerde olan, tüm hislerim karışıktı zaten, başladı göz yaşlarım inmeye.Yaşlı bir teyze vermek istemiyordu mantı poşetini, ama görevli alıyordu elinden.Zararlı olabilirdi ülkesi için.Anlayamamıştım bir türlü mantı nasıl zarar verebilirdi ki..


Sıra geldi pasaport kontrole.Teyze kolumu tutuyor''kızım lütfen bana yardım et oğluma geldim, konuşamıyorum ingilizce'' diyor.Dur teyze diyorum, yine tutuyor kolumdan.Tok bir sesle görevli ''please proceed'' diyor, ben o kelimeyi anlayamıyorum.Artık eliyle ilerle dedi.Neyse ki adam güler yüzlüydü'' why are you here?'' gibi bir cümle dedi. '' I am -my brother lives here.'' dedim ama zafere koşan atlet gibi nefes nefese kaldım.'' No panic'' dedi adam ama ben kalpten gidiyorum neredeyse ramak kalmış artık. Teyze arkada kalpten gidiyor o ayrı zaten. :):) kıyamam artık yardım ediyorum ona da kendimce. Neyse ki pasaport amca bırakıyor beni.Eyvah!! Hadi abim gelmezse, ben ne yaparım korkusu sarıyor içimi bu seferde.Koridor bitmek bilmiyor, git git.Sonunda kapı aralanıyor ve gülen yüzüyle abim, nasıl ağlıyorum gülerek bu da farklı bir durum gerçekten hem sevinç hem endişe birleşince böyle oluyor sanırım..Sarılıyorum sımsıkı ve macera başlıyor...


Efendim uzun lafın kısası, 5 yıl gördüğüm imgilizcede speaking için çok emek verilmediğini, üretmeden ezber bir ingilizce öğretildiğini o yaşlarımda anlamış ve ingilizce öğretmeni olacağım demiştim.O yıllarda sürekli gramer üzerinden ,ezber kalıplar çalışılıyordu muhtemelen bu konuyu da gelecek yazımda açacağım.

Sevgiler

AHMET BÜKE ÇOCUK KİTAPLARI

 Belki biliyorsunuz, belki de yeni duydunuz burada. Kızımın inanılmaz keyifle okuduğu, hatta Acıbadem'de sürekli gittiğimiz kitapçının k...