Karlıdır Ankara azizim...kışı soğuktur epey.Hele de yanlızsan, erken öğrenmek zorunda kaldıysan insanları, daha bir üşütür kışı.Ayağın kaymak üzeredir sanki de iliklerini hissedersin bir anda.Böyle bir kış günüydü işte.Geride bırakmak istercesine hemen ama hemen gitmek istiyordum Amerika'ya.Üniversite 4.sınıftaydım, o yıl mezun olacaktım artık.Bahçelievler'le Emek arasında sıkışmış sonu var mı yok mu anlamadığım bir sokakta yaşıyordum.Gökyüzüne bakmak için epey çaba harcamam gerekiyordu çünkü zemin katta sürdürüyordum öğrenci yaşamımı. Bastırılmış gibiydi buraya sanki hayatım, hayallerim ve ben....bir an önce kaçarcasına geride bırakmak istiyordum herşeyi.Bazen herşeyi ama herşeyi unutacağını sanarsın valizini hazırlarken, o heyecan seni öyle bir ayakta tutar ki ...sımsıkı tutunursun bazen.İşte ikinci yolculuğum böyle bir yolculuktu.
Ankara Esenboğa havalimanında kendinden emin adımlarla yerimi almıştım.Yürüyüş tarzım,''2.gidişim benim'' dermişçesine sağlam basıyordu.En son gidişimle ,şu an gidişim arasında yıllar, tecrübeler, ne insanlar taşıyordum beynimde.Amerika'ya uçarken en sevdiğim, sanki bir zaman makinesine biniyormuşsun hissiydi.10 saat yolculuk ve herşeyi unutacaksın dermişçesine gelirdi hep.Yerimi almıştım, battaniyemi verdi hemen hostes zorla gülerek.Farkındaydım bu uçuş bir başka olacaktı, sağım solum genç insanlarla kaplıydı ve illaki muhabbet edecektik emindim buna.Hemen o ilk soru gelecekti tabi ki ''ilk kez mi gidiyorsun?'' ve hemen kendini birşey sanarcasına''yok ikinci gidişim''diyecektim.Sanki çok önemli bir konuymuş gibi.Dedim ya, gencim efenim. Gençlik, toyluk, nefsimiz vb. Saatler süren yolculukta samimi olmayan kahkahalar arasına sıkışmış ilginç hikayeler de vardı elbette. Lottery sayesinde ''green card'' sahibi olan Hatay'lı bir gençten tutun da geçici staj için gidene, oradan ev aldım biraz orada biraz burada diyenine kadar hepsi vardı.
Benim hikayem sıradandı aslında, emek içermiyordu.Abimi görecektim, ama bu sefer nişanlısını da. Amerika'lıydı .Artık konuşurum rahat rahat diyordum, geçti o hallerim, eskidendi o ingilizce yoksunu hallerim diyordum ki.....Karşılaştık ,makine hızında konuşmaya başladı ve ben yine sahnedeydim.Nasıl olur ya diye bağırmaya başladım içimde, Allah Allah..Bu neydi ya, bu ingilizce ne zaman tam olacaktı.Bak kardeşim ben Chaucer bilirim, Shakespeare, eski, ingilizce okurum anlatabiliyor muyum diyesim gelmişti. Neyse neyse uzatmayım...
İlerleyen günlerde Vermont'a doğru yola çıktık.Bizim Uludağ gibi.Kayak yapmak için tercih ediyordu insanlar.İnanılmaz şirin tahtamsı evler, karla kaplı olduğunu düşünün.Masalsı bir Christmas havası sokaklarda, cancanlı süsler heryeri kaplamış.Dört çekerli Jeep'ler her yerdeydi.Kar bacağınıza kadar gelmiş, büyük kese kağıdı torbalarından fırlamış francala yanında şarap şişeleri.Kış işte anlayacağınız ama bir başka işte burada.Yine hayran oluyorum trafiğe, saygılarına falan filan. Küçük küçük dükkanlara giriyoruz, her kapı açıldığında minik bir çan çalıyor, içeride yine tarçınımsı bir koku.Değişik nasıl anlatılır başka bilmiyorum ki çok farklı mumlar, tahtadan yapılmış orijinal süsler, kartpostallar, noel babalar..Yıllar sonra anlayacaktım bunların bu hayatın sahte süsleri olduğunu ama o yaşlarda çok çekici geliyordu işte.
Abimler kayak yaparken ( daha yüzmeyi bile doğru düzgün bilmeyen ben kayak mı bileceğim? yok yok hava atmayacağım burada elbette, neysem oyum, ben kaymayım abi dedim.Şimdi mezun olacağım, bacağı kırarım filan siz keyfinize bakın dedim.Aslında ben kibarlık etmiştim, yanlız kalsınlar diye:) bir iki ısrar etseler giderdim ama bir kere soruyorlardı burada herşeyi, ok mi ok değilse bye!! 😂😂) Epey farklılardı, Kuzey Amerika insanı, fazla şaka sevmiyorlardı, ciddiydi hayat sanki fazlaca, ısrar yoktu.Çünkü rahat insanlardı, varsa var yoksa yoktu birşey.Alışmaya çalışıyordum.Uzatılmasını pek sevmiyorlardı, sadede gel mantığı hakimdi.Öğreniyordum elbette.abimler kayarken, etrafımda beş altı kişi olmuştu.müslüman bir Malezyalı, Japon ve bir de Afrikalı Amerikalı bir garson.Dildi beni rahat kılan, .bazen hala anlayamıyordum, çok hızlıydı konuşma; ama yetişiyordum artık.Ah şu deyimler bir bilseydim hepsini.En gıcık olduğum cümle ''ı don't care'' idi. Ahh uyuz olmuştum ya ne söylersen bir I don't care havası çalıyordu.Bana ne, beni ilgilendirmez gibi bir anlamı var bilirsiniz.Ben o cümleyi kurmak için 3 dakika harcadım ve sen I don't care diyorsun ha.....Anlayacağınız, kendileri ve kendi hayatlarını umursayan insanlardı sanki.Başkasının konusuna pek bir burnunu sokma hali yoktu.Net ve tornadan çıkmış gibiydi davranışları, tepkileri.
Akşam Vermont'ta bir cafe barda takılmaktı niyetimiz, fakat benim küçük gösteren halim, Türkiye nüfus cüzdanındaki yazıları anlayamadıkları için, yaşımın tutmadığını düşünüp, içeri almadılar.Bir gerilmiştik haliyle, rakamlar evrenseldir ya, bu kadar neyi büyüttünüz diyemiyorsun haliyle.Neyse abim ikna etti bir şekilde ve girebilmiştim içeri, içki almam yasaktı sadece bir şeyler yiyebilirdim.İçerisi Amerikan sit comlarında gördüğümüz barlara benziyordu. Sanki o karakterlerden biri fırlayıp geliverecekti içeri.Yukarıdan sarkan loş lambalar, karşılıklı bank tarzı masalar, aşırı büyük tabaklar ve bir aile boyu bitireceğiniz porsiyonlar.
Ve dönmüştük geri Connecticut'e...ve Arif kaptan.Bodrum'dan çıkmış gelmiş oraya, sürekli yemek yapmaktan bahseden, hafif bir Ege aksanıyla bulanmış ingilizcesiyle sohbet ediyordu benimle.Anlatıyordu, anlatıyordu...sanırsınız kimse dinlememiş Onu yıllarca.Yanlızdı..Kız arkadaşlarını anlatıyor, dedikodu yapıyordu.Taş duvar ustasıydı, farklı farklı işler yapıyordu.Amerika'ya geldiğinizde kimliğinizi bırakmanız gerekiyordu geride.Çünkü sıfır olarak kabul ediyordu bu ülke sizi..Arif kaptan da onlardan biriydi.Bu ülke kimliğini almış, karşılığında yanlızlık ve taş duvar ustalığı vermişti O'na. Ayşen'cim demişti bir gün, ben bir accident yaptım, bu ingilizce küfürler yetmedi, başladım Türkçe küfüre demişti.O an anladım ki biz bu ülkede yarım insandık, cümlelerimiz gibi, yarı ingilizce, yarı Türkçe..
Görüşmek üzere:)










